gezgin.com yeni kayıt | giriş 
notlar
aktiviteler
fotoğraflar
gezi yazıları
forum


not ekle
fotoğraf ekle
aktivite ekle
yazı ekle
foruma yaz



pedallerin gücü

pedallerin gücü - (12.7.2006)

PEDALLARIN GÜCÜ
......
* * *
Antalya'nın İbradı ilçesine ikindi ezanları ile girdik..
İbradı, Toros Dağlarına sırtını yaslamış küçük bir ilçe olmakla beraber büyük bir kasaba görünümünde. Devlet sektörünün değişik kademelerine çalışmış İbradı'lı bürokratların, emekli olduktan sonra memleketlerine yerleştiklerini duymuştum. Bir ikindi ezanı eşliğinde, bisikletlerin üzerinde İbradı'ya girerken ilk olarak, duyduklarımı görmek ister gibiydim.
* * *
İbradı doğal bir ilçe.
Uzun rampaları çıkarak ve inerek aştığımız yollardan girersiniz. Yüksek çam ormanlarının gölgesinde, Torosların esintisi ile serinleyen taş döşeli caddelerden ilerlersiniz. İnerek ve çıkarak aştığınız yolların aynı eğimini İbradı'nın içerisinde de görürsünüz.
Zeminin özelliğinden dolayı, “sıfırâ€?'dan başlayıp bir metreye kadar yükselen kaldırımlar üzerine kurulu mutavazı dükkanlarla çevrili çarşı meydanına girersiniz doğruca., Dükkanların önündeki kaldırımlar emeklilerin istiratgahı olmuştur burada.
Emeklilerin elinden düşen tavla zarından başka sesin duyulmadığı çarşı meydanında konaklamak isterseniz, ağaçların altında kurulmuş çay bahçesinden başka şansınız yoktur. “Yabanâ€? duygusunu bütün hatları ile hissederek çayınızı içebilirsiniz.
* * *
İbradı'da bir çay içimi kadar mola verdik. Aslında, hedefimiz geceyi bu dağ ilçesinde geçirmek idi. Ama her ne hikmet ise bize soğuk geldi bu şehir.
İnsanları kendi halinde. Anadolu kentlerinin barındırmaya alışık olmadığı bir duyarsızlık ve ilgisizlik içerisindedir bu şehrin insanları, yabancılara karşı.
Kim bilir belki de şehrin yolcuları hep yabancılar olduğu içindir, insanlarının ilgisizliği.
35 yaşlarında gösteren bir hanım tarafından işletilen, muhtemelen şehrin tek eczanesinin önünde yol sormak için duruyoruz.
Türkçe konuşan ve bisikletle seyahat eden üç adamı karşısında gören bu hanım biraz şaşırıyor. Bize yolu tarif ettikten sonra bisikletle seyahat etmemizin amacını soruyor. “Memleketimizin müstesna bir köşesinin bütün güzelliklerini hissederek spor yapmakâ€? diyoruz. Eczacı hanım bizi tebrik ediyor ve bir şeyler ikram etmek istiyor. Bu sefer şaşırma sırası bize geliyor. Soğuk yüzlü insanların arasında ayakta durmak zorunda kalmış misafirperver bir hanımefendi....
* * *
Derebucak'da yediğimiz öğlen yemeğinin tesiri çoktan geçmişti. Susuzluğumuzu gidermesi ve tok tutması için bisiklet üzerinde atıştırdığımız siyah-kuru üzümler de artık midemizi teskin etmeye yetmiyordu.
İbradıya 3km sonra uzaklıkta olan Ormana Kasabasında midemizi teskin etmeye kararlı idik.
Biraz sebze aldık. Üç beş yeşil biber, üç beş domates, bir kangal sucuk ve birkaç ekmek.
Ormana çıkışında, sırtını yamaçlara yaslamış, yüzünü vadiye dönmüş güzel bir çeşme başında yaptığımız melemeni afiyetle yedikten sonra tekrar yola koyulduğumuzda saat 19.30 idi.
* * *
İbradı ve Ormana'dan aldığımız bilgilere göre önümüzde birkaç küçük rampa vardı. Yine bu bilgilere göre, rampaları çıktıktan sonra yol Manavgat'a kadar devamlı inecektik. Oysa bizim planımız, geceyi Oymapınar barajında geçirmek idi. Ve Oymapınar barajı sadece 28km ileride idi. 28km, bizim için bir saatlik yol anlamına geliyordu. Ve biz hava kararmadan Oymapınar Barajına ulaşabilecektik.
Bu düşünceler ile yüklendik pedallara. İlk rampayı aşk ve şevk ile çıktık. Ama hemen çıkışta gördük ki, çıktığımızdan daha uzun ve daha dik bir rampa bizi bekliyordu.
“Her halde bahsedilen dik rampa bu rampa olmalıâ€? diye düşünerek pedallara bir daha yüklendim.
Her rampanın bitişi, yeni bir rampanın başlangıcı olmaya başladı. Her rampanın zirvesinde gördüğümüz virajın arkasından inişe geçeceğimizin ümidi ile çıktık zorlu rampaları. Ta ki, akşamın ilk karanlıklarında karşımıza çıkan rampaya kadar.
Torosların heybeti karşında “tepeâ€? olarak nitelendirebileceğimiz bir zirveyi dolaşmıştık ki, karşı tepenin başında gördüğümüz bir araba farları ile yeniden irkildik. Yamaca paralel yapılmış kıvrımlı yollardan inerek gelen bu araba, geceyi Oymapınar barajında geçirme umutlarımızı ilk kez kırdı.
Artık, geceyi dağda geçirme ihtimalini düşünmeye başlamıştık.
Karşımızda bütün heybeti ile duran o zirveye tırmanmaktan başka çaremiz olmadığının farkında idik.
* * *
Çantadan çıkardığım kuru üzümlerden ağzıma bir avuç daha attığımda, kendimi, zorlu rakipleri karşısında ıspanak yiyen Temel Reis'e benzettim. Üzerine biraz da su içtikten sonra o zirveyi tırmanabileceğime daha çok inandım.
Artık, taşıma sırası ize gelmişti. Bütün yol boyunca bizleri taşıyan bisikletleri, şimdi bizim taşımamız gerekiyordu. Kış şarlarının bozduğu bu kıvrımlı ve dik rampayı yaklaşık bir saatte tırmanarak zirveye ulaştığımızda, bizleri yeni sürprizlerin beklediğini elbette tahmin etmemiştik.
Biz zannediyorduk ki, bu haşin rampayı da çıktıktan sonra karşımızda, Oymapınar Barajı bütün ihtişamı ile bizi bekliyor.
Hava tam anlamı ile karardı. Ay ışığından eser yok. Birkaç yıldızın parlaklığı ise çam ağaçların ucunu dahi göstermeye yetmiyor. Çoban köpeklerinin sesleri ile sürüyü toplamaya çalışan çobanların ıslıkları birbirine karışıyor. Ağaç gövdelerinin siluetleri ile ağaçların altında yatan başıboş merkeplerin siluetlerini ayırt etmekte zorlanıyoruz. Bir yandan karanlığın vermiş olduğu zorluk diğer yandan ise zorlu rampaların vücudumuzda meydana getirdiği yorgunluk pedallara hükmetmemizi zorlaştırıyor. Ama, bisikletlerin farlarının çalışması için de pedalların dönmesinin gerektiğinin farkındayız. Fakat bu işin böyle gitmeyeceğini de biliyoruz.
Zaman zaman yolu şaşırmış olabileceğimizi düşünüyorum. Geçtiğimiz güzergahları zihnimde canlandırdığım da bunun mümkün olmadığına kesin inanıyorum.
Bir ara arkamızdan yaklaşan bir motor gürültüsü ile doğru yolda olduğumuzu zihnimizde tasdikliyoruz. Doğru yolda olduğumuza inanmış olarak pedallara yükleniyoruz. Ama artık gitmiyor bisikletler. Gecenin karanlığında farkında olmadan bir rampaya daha sardığımızı o zaman fark ediyoruz. Artık yürümekten başka çaremiz yok.
Bütün düşüncemiz, konaklayabileceğimiz bir çeşme başı bulmak. Sadece bir litre kadar suyumuz kaldı. Ve bitmesin diye ağzımızı ıslatmakla yetinerek yeni bir su kaynağı bulmadan bu suyu bitirmemeye azami özen gösteriyoruz.
Zihnimde, karşımıza çıkabilecek bütün tehlike alternatiflerini zihnimden geçirirken karşı yamaçta gördüğüm bir çadır ışığının gözlerimin içimi güldürdüğünün farkına sadece kendim varabildim. Sesimizi duyurabileceğimiz kadar yakında olan bu yörük çadırına ulaşmak için önümüzde duran haşin bir vadinin etrafını dolaşmamız gerekiyordu.
* * *
Yörük çadırında ikram edilen su ve verilen bilgiler tedirginliğimizi gidermeye yetmişti. Yarım saat kadar sonra bir çeşme başında olabilecektik. Ve artık önümüzde bizi zorlayacak zorlu rampaların kalmadığı kesin dille ifade ediliyordu.
* * *
Çeşmeye ulaşmamız yarı saat de sürmedi. Hava tam kararmıştı. Ay ışığı bize fayda veremeyecek kadar zayıftı.
Geceyi çeşmenin başında geçirmeye karar verdik. Çantalarımızda kalan son helva parçalarını, son ekmek parçalarının arasına koyduğumuzda, suyun daha da anlamlı olduğunu hissettik.
Geceyi o çeşme başında geçirmekten vaz geçtiğimizde saatler gece yarısına göstermeye hazırlanıyordu.
Diğer çeşmenin başına ulaşıp şiltelerimize uzandığımızda saatlere bakamayacak kadar yorgun olduğumuzu hissettik.
Sabahın ilk ışıkları ile gözlerimizi açtığımızda, karşımızdaki çeşmenin başında bir aile kahvaltı yapıyordu.
* * *
........
M.Emin Doğan
Temmuz 2003-KONYA